Sanatçının Kendine Yolculuğu. Sanat ve Edebiyat Üzerine Psikanalitik Denemeler

Sanatçının Kendine Yolculuğu. Sanat ve Edebiyat Üzerine Psikanalitik Denemeler

Şiir ve Adalet Duygusu

Bu metnin uzun versiyonu aynı başlıkla Amargi’de (2011) yayımlanmıştır. 

Sanatla uğraşanlar arasında en çok şairler, neden bu uğraşı seçtikleri sorulduğunda daha iyi bir dünya özlemiyle yazdıklarını söylerler. Daha iyi bir dünya kuşkusuz kişinin kendini içinde bulduğu/hissettiği dünyaya göre daha adil bir dünyadır.

Önce şair olan Patti Smith 1969’da yirmili yaşlarının başında, bir sanatçı olarak kendini aramak üzere New York’a doğru yola çıkarken onu bu maceraya sürükleyen karşı konulmaz duyguları, Piss Factory (Sidik Fabrikası) şiirinde anlatmıştır. Gelecek hayalleri dönüp dolaşıp fabrika kapısına toslayan genç bir insanın isyan çığlıklarıdır bu şiir:

(…)

Burdan çıkıcam-

Alevli iksir geldi geliyor hani

Şeker tadı burnumda

Ve arzu hariç burda saklamak istediğim hiçbir şey yok

Ve gidicem, çıkıcam burdan

Çıkıcam burdan, o trene binicem,

O trenle gidicem, New York’a gidicem

Önemli biri olucam, o trene binicem, New York ‘a gidicem,

Öyle büyük olucam ki, büyük bir yıldız olucam ve bir daha asla dönmiycem,

Asla dönmiycem, hayır, asla dönmiycem, o Sidik Fabrikasında kavrulmaya

Ve azıcık eşyayla seyahat edicem.

Ah, sen beni şimdi seyret.[1]

Hayali büyük bir sanatçı olmaktır, ama ne olacağını henüz bilmez. Küçükken dans etmiş, arkasını getirememiştir. Resim çizer, ama yeteneği var mı kestiremez. Çılgınca kitap okur. Şairlere ilah gibi tapar, Rimbaud ise onun gözünde ilahların ilahıdır. Yazar, ama yazdıklarına şiir demeye cesaret edemez. New York’a geldiğinde ve New York’taki ilk yıllarında bütün hazinesi işte bu hayaller, özlemler ve ürkek çabalardır. Bir de sanata olan sarsılmaz inancı vardır. Patti Smith, ilerde punk kraliçesi olarak anılmasına neden olan “yeni” sanatsal ifade biçimine şiirle giriş yapar.

Şiirin ve şairin bizlere “yeni” ne verebileceğine, şiirin hâlâ bir işlevi olup olmadığına dair görüşlerini açıklarken Turgut Uyar (2009), “Hiçbir çağın kargaşası bir öncekine benzemez, bu kargaşanın algılanması önemli” der (s. 512). Kelimeleri biraz değiştirerek şunu da ekleyebiliriz: Hiçbir insanın karmaşası bir ötekininkine benzemez, bu karmaşanın algılanması önemli. Başka deyişle Patti Smith kendisini bekleyen renksiz, tatsız, acımasız, umutsuz geleceğe başkaldıran ne ilk, ne de son insandır. Onun gibi milyonlarca genç kişi nice fabrikalarda, ya da adı fabrika olmayan ama onların posasını çıkartmak üzere bekleyen nice işyerinde tüketilmeye karşı koymuş ya da koymaya çalışmıştır. Kiminin isyanı tutmuş, kimi sonunda tıpış tıpış o işyerlerinin yolunu tutmuş, kimi de yağmurdan kaçarken doluya tutulmuş, ve başka ve daha acımasız çarklarda ezilip yok olmuştur. Ve bu böyle devam edip gider. Buradan geriye kalan her bireyin bu süreci nasıl yaşadığı ve bu kişisel deneyimlerin nasıl bir toplumsal deneyimde toplandığıdır. Bir de kişinin bu deneyimden ortaya ne koyduğu.

Patti Smith (2010) gençlik yıllarını içtenlikle anlattığı Çoluk Çocuk’ta bir sanatçıyı sanatçı yapan yoğun ruhsal çalışmanın onun durumunda nasıl gerçekleştiğini ayrıntısıyla ortaya koyar. Onun “daha iyi” dünya tasarımı daha “sanatlı”, daha “şiirli” bir dünyadır. Kendisi adaletten hiç bahsetmese de, bu dünyanın daha adil bir dünya olduğu çok barizdir.

Patti Smith’i okurken, çok küçük çocuklukta oluşmaya başlayan ve gençlik çağında şahlanarak, toplum üzerinde gücü, etkisi olan bir tutuma dönüşen “adalet duygusunun” izlediği gelişme çizgisinin onun aktardığı hayat kesitinde alttan alta kendini hissettirdiğini düşündüm. Buna bir tür hatırlama da denebilir. Tahminimce herkes kendi hayatında az ya da çok bilinçli olarak takip etmiştir bu süreci.

Adalet duygusunun ortaya çıkışıyla yaratıcılığın ortaya çıkışı arasında bir paralellik vardır. Sanatsal yaratıcılığı ve sanatın işlevini en kapsamlı biçimde ele almış psikanaliz kuramcılarından biri olan D. W. Winnicott’un (1953, 1971) kuramı bize bu konuda çok şey söyleyebilir. Onun çok zengin ayrıntılara sahip olan kuramından iki noktayı vurgulamak isterim.

İlki: İç dünya gibi dış dünya, yani yaşadığımız gerçeklik de, her bireyle birlikte yeniden kurulur; ve bu iki dünya -iki gerçeklik- sürekli birbirlerine uyumlanarak değişime uğrar. Başka deyişle, nesnel gerçeklik sanıldığı kadar nesnel değildir, hatta büyük ölçüde kurgusaldır.

İkincisi: Bu dinamik sürecin gerçekleştiği geçiş alanı yaratıcılığın alanıdır, burada olanlar yaratıcılığın özünü oluşturur. Winnicott’un tarif ettiği biçimiyle yaratıcılık yaşamsal bir işlevdir. İnsanın hisseden, düşünen ve deneyimlerine anlam veren bir varlık olabilmesi bir süreç sonunda gerçekleşir ve bu da yaratıcılığın ta kendisidir. Dahası içinde yaşadığımız dünya bu süreç sonunda yaratılır. Buna o dünyanın bütün değerleri de dahildir.

Dolayısıyla adalet duygusunun doğuşu da iç ve dış gerçeklikler arasında süregiden karşılıklı etkileşimle bu anlamda ilişkilendirilebilir. Adalet duygusunun temelleri daha yaşamın başlangıcında bebeğin yeterince iyi bir dünyada yaşadığına dair edindiği izlenimle atılır. Bu yöndeki deneyim tekrarlanıp izlenim bir inanca dönüştüğünde adalet duygusu da pekişir.

Yeterince iyi dünya, en temel haliyle bebeğin ihtiyaçlarını gözeten, açlık yerine tokluğu, acı yerine hoşnutluğu, ve güvende olduğu, “tutulduğu” duygusunu besleyen, ruhsal ihtiyaçlarının anlaşıldığını, anlama, bilme ve dönüştürme arzusunun kabul edildiğini hissettiren bir dünyadır. Yani, ne eksik ne fazla, yeterince iyi bir annenin bakımı altındaki bebeğin dünyasıdır. Burada kendiliğe (iç dünya, öznellik, öznelik) ve ötekinin bağımsız varlığına yer vardır. Adalet duygusu böylesi bir dünya temsilinin sahiplenilmesi ve içselleştirilmesidir.

Oysa bebek tersine bedensel ve/veya ruhsal ihtiyaçlarını gözetmeyen, ihmal eden, hatta kınayan, haklarını ihlal eden, eziyet eden bir ötekine/çevreye de maruz kalabilir. Kuşkusuz bu da adalet duygusunun daha baştan zedelendiği anlamına gelir.

Adalet duygusu toplumsal düzeyde de aktarılır. Psikanaliz kuramında özellikle vicdan, üstbenliğin gelişimi ve Oidipus karmaşasının bir çözüme ulaşmasına dair kavramlaştırmalar üzerinden bu konuda pek çok şey söylenmiştir. Fakat yaratıcılığı esas alan bir bakış açısıyla düşünüldüğünde, bu daha sonra gelir. Yaşamın ilk evrelerinde dünyayla güvenli ve yaratıcı bir ilişki kurulup sürdürülmesini sağlayan geçiş alanının oluşabilmiş olmasıdır burada önemli olan.

Winnicott geçiş alanının başlangıçta bebeğin anne (bakım veren çevre) ile arasındaki bir deneyim alanı iken, çocuğun gelişimi içinde oyun alanına dönüştüğünü vurgular. Yetişkinlikte ise yerini sanatın, bilimin, kültürün, inançların oluşturduğu alanlara bırakır. Bunlarla haşır neşir olmak sağlıklı bir ruhsal işleyiş için gereklidir.

Geçiş alanının (oyun alanının) en büyük mirasçısı sanat ve edebiyat alanıdır. Bunlar içinde şiire ayrıcalıklı bir yer verilmesi gerektiğine inanıyorum. Çünkü bedenselden ruhsal ve zihinsel olana, simgeleştirmeler düzeyinde yapılan sıçramada dilin ayrıcalıklı bir yeri vardır. Şiir bu yaratıcı sıçramanın sürekli gerçekleşmekte olduğu anları çoğaltır. Kendisini şiir yazmaya iten nedenlerin neler olduğu sorusunu aşağıdaki şekilde yanıtlayan Turgut Uyar (2009) her şeyin bir oyun alanında başladığını çok güzel anlatır.

Hiçbir sebep hatırlamıyorum. Hem ne önemi var.  (…) Zaten öyle sanıyorum ki ilk nedenler hiç önemli değildir. Bir hevestir, bir oyundur çoğu zaman. Asıl nedenler, kişi şiire başladıktan çok sonra gelişir, çok sonra çıkar ortaya. Bunları da şiirden daha iyi anlatacak hiçbir şey yoktur başka.       (s. 443)

Şiirin açtığı alan, yazma süreci ve şiirin kendisi, yaşamın ilk evrelerinde ruhsallığı kurucu nitelikte olan, ihtiyaç ile ihtiyacın karşılanması arasındaki o boşluğu durmaksızın işleyerek kelimelerle dönüştürür ve ruhsallığa katılan yeni anlamlar üretir. Şairlerin yeni ve daha iyi bir dünya özlemiyle yazması sanırım bu yüzdendir. Şiirin yazılma ve okunma süreci dünyaya dair temel başka pek çok şey gibi adalet duygusunun da durmaksızın onarılıp, gözden geçirilip, yeniden, yeniden kurulması anlamına gelir. Bunun şiirin konusuyla bir ilgisi yoktur. Sadece şiirin oluşturduğu geçiş alanında bulunmaktan kaynaklanır; kendi ile ötekinin varlığını, ben olanla ben olmayanın ilişkisini tekrar tekrar tecrübe edip gözden geçirmekle ve hep daha iyi bir biçimde yeniden kurmakla bir ilişkisi vardır.

 İnsan dünyayla karşı karşıya geldiğinde (bu karşı karşıyalık düşmanca değil, tam karşı karşıyalık) eğer onda, değiştirilmesi, yeniden düzenlenmesi gereken bir takım durumların, ilişkilerin, farkına, bilincine varırsa, eylem olarak bir yol seçer. Kimi politikayı, kimi sanatı, kimi bilimi.

Şiir de bu eylem biçimlerinden biridir, roman gibi, tiyatro gibi, sinema gibi vb. Yeterli oluyor mu olmuyor mu bilmem. Şiiri bu yüzden yazıyorum. Değişmesini istediğim bir takım ilişkilerin, değişim sürecini insani doğrultuda hızlandırmak.

(Turgut Uyar, 2009, s. 516)

Psikanaliz kuramcıları yeni simgeleştirmeler yoluyla ruhsal deneyimin zenginleştiğini, ruhsallığın dönüştüğünü, içsel nesnelerle ve dış dünyayla ilişkinin bu yolla değiştiğini vurgular. Psikanaliz kelimelerle, böyle tedavi eder. Yaratıcılığın onarıcı ve iyileştirici olması bundandır. Şairler önsezileriyle bunu bilirler.

Çimlerdeki –o uzun Gölge- Önsezidir-

Güneşin batmakta olduğunu gösterir-

Karanlığın – geçmek üzere olduğunu

Ürkmüş Otlara bildiren Duyuru-[2]

Emily Dickinson (1994, s. 47)

Kaynakça

Dickinson, E., (1994), Şiirler, çeviren: S. Özpalabıyıklar, İstanbul: İyi Şeyler

Smith, P. (2010), Çoluk Çocuk, çeviren: Y. D. Bengi, İstanbul: Domingo.

Uyar, T.,  (2009), Korkulu Ustalık, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.

Winnicott, D.W., (1971), Oyun ve Gerçeklik, çeviren: T. Birkan, İstanbul: Metis, 1998.

Winnicott, D.W., (1953), Transitional Objects and Transitional Phenomena—A Study of the First Not-me Possesions, Int. J. Psycho-Anal., 34:89-97.


[1] (…) And I will get out of here–/ You know the fiery potion is just about to come / In my nose is the taste of sugar/ And I got nothin to hide here save desire / And I’m gonna go, I’m gonna get out of here/ I’m gonna get out of here, I’m gonna get on that train, / I’m gonna go on that train and go to New York City / I’m gonna be somebody, I’m gonna get on that train, go to New York City, / I’m gonna be so big, I’m gonna be a big star and I will never return, / Never return, no, never return, to burn at this Piss Factory / And I will travel light. / Oh, watch me now. // Piss Factory, ilk basımı 1974, Electric Lady Studios; Patti Smith, Hey Joe 35’liği B Yüzü.

[2]  Presentiment – is that long Shadow – on the Lawn – / Indicative that Suns go down- / The Notice to the startled Grass / That Darkness is – about to pass – // Emily Dickinson (1994, s. 47)

Sevim Burak’ta Anne Sesleri

Metnin tamamını 23 Aralık 2013 Pazartesi günü saat 10.00-18.00 arasında MSGSÜ Sedad Hakkı Eldem Oditoryumu’nda (Fındıklı- İstanbul) yapılacak ÖTEKİLERE YAZMAK Ölümünün 30. Yılında Sevim Burak Sempozyumu‘nda  dinleyebilirsiniz.

“(…) Sevim Burak’ın sesten yazıya, yazıdan sese evirip çevirdiği bu kırık dökük dil acaba annesinin dili midir?

Yazarın ablası Nezahat Hanım bir söyleşide[1] baba tarafından geniş ailesinin, annelerinin dini ve etnik kökenini gizlemeyi tercih ettiğini belirtmiştir. Çocukluğunda bu sırrın kendisi için rahatsız edici olduğunu ve annesinin dili kökenlerini ele verdiği için o konuştuğunda huzursuz olduğunu anlatır. Söylediğine göre Aysel Kudret Hanım’ın dili evde hep alay konusu olmuştur, çünkü kelimeleri bozuk telaffuz eder, yerli yersiz kullanır, cümleleri yanlış kurar. Nezahat Hanım annesinin yıllarca Türk ve müslüman kimliğiyle yaşadığı halde dilini geliştirmemesine adeta içerlemektedir. Söylediğine göre Sevim farklıdır. O annesinin kökenini saklama çabalarıyla dalga geçip buna meydan okumayı tercih etmiştir. Ama aile içinde o da annesinin farklı Türkçesiyle alay etmekten geri kalmaz.

İster kabul etsin ister alay etsin, ister bilincinde olsun ister inkâr etsin anne sesi ve annenin dili çocuğun ruhsal gerçekliğinin kurucusu olan en temel bileşenlerden biridir. Anne sesi ve annenin o dili kendine özgü kullanım biçimi, bebeğin dil algısının olduğu kadar ruhsal yapılanmasının da temelini oluşturur. Erişkin hastalarla yapılan psikanaliz çalışmaları, psikanalitik bebek gözlemleri ve doğum öncesi araştırmaları bunun sayısız kanıtlarını verir bize.

Bebeğin anne sesi ve annenin diliyle ilişkisi görünenden çok daha önce başlar. Doğum öncesi ve hemen sonrasındaki nörofizyoloji araştırmaları bebeğin rahim içinde oldukça sesli bir dünyada yaşadığını ve anne sesiyle ana rahminde tanıştığını gösterir. Bebek rahimiçi yaşamın dördüncü ayında anne sesinin farklı frekanslarını ayırt etmeye başlar. Anne bedeninden gelen kalp atışları, mide ve bağırsak gurultuları gibi sesleri ise çok daha öncesinden duymaya başlamıştır. Altıncı aydan itibaren amniyotik sıvıdan kendisine ulaşan anne sesini bileşenlerine ayırır ve değişik ses örüntüleri ayırt eder. Böylece dil ile başka türden sesleri birbirinden ayırır. (…)”


[1] 2001 yılında tarafımdan yapılan söyleşi. Yayımlanmamıştır.

Ölümünün 30. Yılında Sevim Burak Sempozyumu – Program

Ölümünün 30. Yılında Sevim Burak Sempozyumu – Program

Ölümünün 30. Yılında Sevim Burak Sempozyumu

Ölümünün 30. Yılında Sevim Burak Sempozyumu